İslâm'da İbadet

İslâm'da İbadet

GİRİŞ

Zekât, hem veren hem de alan açısından; hem fertlere hem de topluma dönük yönleriyle birçok dünyevî-uhrevî faydayı içinde barındıran bir ibadettir. İnsanlar arasında var olan ve olması kaçınılmaz bulunan farklılıklardan doğması muhtemel zararları en kestirmeden izale etme potansiyeline sahiptir. Tarih bunun en çarpıcı misalleriyle gözlerimizin önündedir. Şayet bugünün müminleri olarak bizler zekâta gerçek hüviyetiyle işlerlik kazandırabilmiş olsaydık, birilerinin iddia ettiği gibi onun, bir “burjuva sadakası” olmadığını görecek, aksine fakirliğin ortadan kaldırılması adına nasıl müessir bir faktör olduğunu müşahede edecektik. Yine onunla dilencilerin dilencilikten kurtulduğuna şahit olacak; kimi fakirlerde biriken kin, nefret ve gayzların da eriyip gittiğine şahit olacaktık. Dahası zekât sayesinde anarşinin yollarının kesildiğini görecek ve huzur dolu bir toplumun fertleri olarak âsûde bir hayat sürecektik.

İslâm’ın getirdiği, iktisadî hayata katkıda bulunan, ona canlılık kazandıran faaliyetler sadece zekâttan ibaret de değildir. Nafile sadakalar, fıtır sadakası, kurban gibi ibadetler bu meyanda sayılabileceği gibi, Allah’a kurbet noktasında ifa edilen nezirler, köle azadı, vasiyet ve vakıf gibi faaliyetler de bunlara ilave edilebilir. Bunun yanında, kul ve beşer olmanın gereği olarak insandan zaman zaman zuhur edebilen yanlışlıklara takdir edilen bazı dünyevî cezaların maddî boyutlarının olması da dikkat çekicidir. Kasten Ramazan orucu bozulduğunda, zıhar yemini yapıldığında, yapılan yemine muhalif hareket edildiğinde, hac ve umrede yasaklanan bir kısım fiiller işlendiğinde ödenmesi gereken kefaretlerle, cinayet ve yaralamalarda ödenmesi gereken ceza ve diyetler de bu kabildendir.

Bütün bunlara bakılacak olursa, İslâmî bir toplumda, çok farklı vesileler kullanılarak fakire el uzatıldığı ve fakiri rencide etmeden fakr u zaruret problemini çözmeye matuf prensiplerin yerleştirildiği görülecektir.

Kur’ân’ın, sadakalarla ilgili beyanlarının umumiyet arz etmesi, sadakada sınırlama konmadığını göstermesi bakımından önemlidir. Konuyla ilgili, وَمَا أنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يخُلِفُهُ “İnfak ettiğiniz her şeyin yerine mutlaka O, başkasını verir.”[1]

وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَلِاَنْفُسِكُمْۜ وَمَا تُنْفِقُونَ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ اللّٰهِۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ “Hayır adına infak ettiğiniz her şey sizin lehinizedir, size aittir. Allah’ın rızasını talep ederek infak ettiğiniz sürece, infak ettiğiniz şeyler günün birinde mutlaka size dönecektir, mükâfatını eksiksiz olarak mutlaka alırsınız da hukukunuz asla zayi edilmez.”[2] ve وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ الَله ِبِهِ عَلِيمٌ 

“Hayır adına infak ettiğiniz her şeyi Allah bilmektedir.”[3] gibi âyetler, meselenin şümulünü göstermektedir.

Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde, malını hak yolda harcamaya azmetmiş bir kimsenin, gıpta edilecek bir insan olduğunu söylerken,[4] diğer tarafta, bir hurmanın yarısını tasadduk etmek suretiyle bile olsa Cehennem’den sakınmayı tavsiye etmektedir.[5] Ayrıca nafile sadaka verenler için meleklerin dua etmesi[6] gibi bizzat Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) sâdır olmuş birçok müjde bulunmaktadır ki, bunların hepsi, cemiyetten fakr u zaruret gerçeğini kaldırıp yerine huzuru ikame etmede önemli motivasyon kaynaklarıdır.

Zekâtın fert ve topluma kazandırmış olduğu faydalara geçmeden önce, kısaca ibadet müessesesi üzerinde durulması faydalı olacaktır. Çünkü zekât, İslâm’ın üzerine bina edildiği temel ibadet esaslarından birisidir. Dolayısıyla öncelikle onun bir ibadet olarak nereye oturduğunun iyi anlaşılması gerekir. Bunun için evvelâ ibadetin mânâsını açıklayacak, sonra ibadetler arasında nasıl bir bütünlük bulunduğunu göstermeye çalışacak, ardından da zekâtı müstakil olarak ele alıp onun fert ve topluma kazandırdıkları üzerinde duracağız.

İSLÂM’DA İBADET

A. İbadet-Ubûdiyet

Allah’ın emirlerini yerine getirme, O’na kullukta bulunma ve kulluğunun şuurunda olma mânâlarına gelen ibadet ve ubûdiyet; bazılarına göre aynı mânâya hamledilmiş ise de, büyük çoğunluğun nokta-i nazarı, bu kelimelerin lafızları gibi mânâlarının da ayrı ayrı olduğu merkezindedir.

İbadet, “Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirip yaşama ve kulluk sorumluluklarını temsil etme mânâlarına gelmesine mukabil; ubûdiyet, kul olma ve kölelik şuuru içinde bulunma” şeklinde yorumlanmıştır. Zaten, ibadette bulunana “âbid”, ubûdiyette bulunana “abd” denmesi de açıkça bu farkı göstermektedir.

Hangi şekliyle olursa olsun kulluk, insanın şerefinin rengi ve ona bahşedilmiş en büyük pâyedir. Esasındaki sürekliliği itibarıyla onu aşan ve onun önüne geçen, fakat sürekli olmayan en büyük ilâhî pâyelere bile bir mânâda faikiyeti vardır.. faikiyeti vardır ki bizler teşehhüdde, “Eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü” derken bu sırra parmak basıyoruz. Evet, “Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehadet ederim.” derken, öncelikle onun kulluğunu ifade ediyoruz. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberlik gelmeden evvel kul olduğu gibi, kulluğu, peygamberlik geldikten sonra da devam etmiştir. Ruhunun ufkuna yürümesiyle birlikte onun peygamberlik vazifesi sona erdi ama O, yine Allah’ın kuluydu.

Keza, Allah, o “Şeref-i Nev-i İnsan” ve “Ferîd-i Kevn ü Zaman”ı Miraç adı altında gökleri şereflendirmeye davet ederken, davetiyenin başına, بِعَبْدِهِ “kulunu”[7] iltifat-bahş kaydını koymuş ve O’nun ubûdiyetinin bu hususi faikiyetine işaret buyurmuştur. Hele bu gök yolculuğunda, mekânın lâmekan olduğu, cânânın o mübarek cisme can olduğu o muhteşem istikbalde, binbir tebcil arasında kulluğun çekilip öne alınması, alınıp, فَأوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أوْحَى “Kuluna vahyetti ha

vahyetti.”[8] denmesi ne manidardır!

İbadet, tanıdığı Mevlâ’ya karşı sistemli olarak tazimat ve tekrimatta bulunmanın adıdır. İbadet, hudû ve huşû içinde Mevlâ’nın istediği şekilde yapılan kulluktur. Yani kul, alabildiğine azimli, kararlı ve nazarını O’ndan başka bir şeye çevirmeme gayreti içinde yüzünü yerlere sürecek, O’nun büyüklüğünü kabulün yanında kendi küçüklüğünü idrak şuuruyla; hem de gelişigüzel ve sistemsiz değil; O’ndan aldığı bir sistem ve ölçü içinde, ciddi bir huşû ve hudû ile O’na karşı tekrim ve tazim hislerini arz edecektir. Bunu yaparken de, “Ben kulum, sen Mevlâ’sın; ben köleyim, Sen Seyyidsin; ben âfâkta gezip dolaşan perişan bir varlığım, Sen ise ‘Bana ne zaman geleceksin.’ diye bekleyen Mevlâ-yı Müteâlsin.” şuuru içinde olacaktır.

İbadet, ıstılah mânâsı itibarıyla, hâlis bir niyetle ve sevap kastıyla, Allah’a kurbeti düşünerek ve yine O’nun vaz ettiği çerçevede yapılan taat demektir.

B. İbadet-Kurbet-Taat

İbadet, kurbet ve taat... bu üç tabir birbirine çok yakın kavramlardır ve çoğu zaman birbiri yerine de kullanılır. Bununla beraber bazı ulema bunların arasındaki farklardan bahseder. İbn Abidin, bu farkları şöyle zikreder:[9]

Taat, insanın kendisi için çizilen çerçevede hareket etmesidir, emrin kimden geldiğini bilsin bilmesin, sevap niyeti olsun olmasın. Kurbet ise, sevap niyeti olmasa bile, kime kurbet kazanmak için yaptığını biliyor olmasını gerektirir. İbadete gelince, şahsın hem kime ibadet ettiğini bilmesini hem de sevap niyetiyle yapıyor olmasını iktiza eder.

Bu durumda ibadet, kurbet ve taat manasını da içinde taşır. Taat daha genel bir mânâ, kurbet ondan biraz daha özel, ibadet ise çok daha hususi bir mânâdır.

Mesela bir insanın, kendisi üzerinde enfüsî tetkiklere dalması veya fizik, kimya, astronomi gibi ilimlerle meşgul olmak suretiyle kâinat üzerinde âfâkî tefekkürde bulunması gibi faaliyetler, insana çizilen çerçeve içinde yapılan güzel, matlup bir iş mânâsına bir taat olsa bile, kurbet olmayabilir. Zira henüz bu insan Rabbini tanımıyor olabilir, belki, Yaratanının marifetine ermesi, O’nu hakkıyla tanıması ve O’na yaklaşması, girmiş olduğu böyle nurlu bir tefekkür yolculuğuna devam etmesiyle mümkün olacaktır. İbadet de olamaz. Çünkü tefekkür ameliyesi, sevap niyetine muhtaç ve bağlı olmadığı gibi belli bir şekli de yoktur.

Öte yandan İslâm’da teşvik edilen Kur’ân-ı Kerim okuma, sadaka verme, insanlara yardım etme ve akrabalık bağlarını koruma gibi güzel amellerin sıhhati de sevap niyetine muhtaç olmadığından taat ve kurbet olsalar da birer ibadet değildirler.

Görüldüğü üzere ibadet, taat ve kurbet kelimelerinin sözlük anlamları gibi ıstılahî mânâları arasında da bir kısım nüanslar vardır ama biz genel olarak ibadetten bahsettiğimizde, taat ve kurbeti de bunun içinde düşünürüz.

Farklı bir yaklaşımla, ibadet dediğimizde biz, insanın bütün benliğiyle, bütün duygularıyla, iç ve dış bütün havassıyla, fikrî melekeleri, his âlemi, kafası ve lisanıyla Allah’a teveccühünden ibaret olan sistemli bir hareket tarzını anlarız.

Türkçedeki “tapmak veya tapınmak” kelimeleri, ibadetin şümullü mânâsını karşılamaktan çok uzaktır. O hâlde eski mabutlara, ilâhlara, bir kısım şahısların heykel ve resimlerine karşı yapılan saygı duruşuna dilimizde tapınma ve tapma dense bile, katiyen bunlara ibadet denilemez. Çünkü ibadet sadece, Zât-ı Ecell-i A’la’ya hastır. Onun için biz bütün namazlarımızda tekrar ettiğimiz Fatiha sûresinde, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ Yalnız Sana ibadet ediyor ve yardımı da yalnız senden bekliyoruz.”[10] diyoruz.

Evet, tapma ve tapınma, ibadetin o mübarek ve geniş mânâlarını taşıyamadığı gibi, her taat ve kurbet de ibadet değildir. Bilakis ibadet; aczini, fakrını, zaafını, ihtiyacını ve hiçliğini göz önünde bulundurarak; ferah, refah ve saadeti Allah’a itaat etme ve O’na yaklaşmada bilerek kemal-i tazim ve tekrimle O’na doğru yönelmenin adıdır. Allah’a karşı yapılan bu şekildeki tazim ve tekrim, bir başkasına yapılmadığı ve yapılamayacağı için, başkalarına karşı sözle veya fiille gösterilen saygı ve hürmete de hiçbir çeşidiyle ibadet denemez.

C. İbadette Havf-Muhabbet Dengesi

Öte yandan, bizi yaratan Hâlık-ı Âzam, bizi kendisine teveccühe sevk edecek istidat ve kabiliyetleri de içimize yerleştirmiştir. Mesela Allah’a teveccüh ettirip yaklaştıracak önemli vesilelerden biri olan muhabbet ve korku hisleri bunlardandır. İnsan bu iki duyguyu yerinde kullandığı ve gerçek sahibine tevcih edebildiği takdirde, bunlar onun için saadet ve huzur kaynağı olacaktır. Zira Allah korkusuyla kalbi tir tir titreyen ve ümitlerinin temelinden yıkılacağı endişesini taşıyan kimse, bu sıkıntılarından kurtulma adına yine Allah’a müracaat edecektir. Aslında, insanı Allah’a yönlendiren böyle bir korkunun derinliklerinde büyük bir lezzet vardır. Korkuda bu kadar lezzet olursa, muhabbetin lezzetini varın siz düşünün.

Allah’a kulluk, böyle büyük bir korkunun yanında, aynı zamanda büyük bir muhabbetle yapılır. Esasında ibadet dediğimiz vazife de bir bakıma birbirine zıt gibi görünen bu duyguların karışımından ibarettir. Zira kulluğun içinde, hem korkudan ummanların çağladığını hem de muhabbetin dalga dalga mevcelendiğini; hem derin bir saygının ruhu sardığını hem de sınırsız bir huzurun esip durduğunu müşahade ve mülâhaza etmek mümkündür.

Acziyetini ve küçüklüğünü idrak edemeyen, rahmet ve ümidin ne kadar kıymetli olduğunu bilemeyen talihsizler, ibadetin neşvesini kavrayamazlar. Evet, ibadetin ruhunda hem yüzü yere sürme, Allah’ın rahmetine bel bağlama ve ümitlenme hem de ümitle beklediği şeyleri kaybetme endişesiyle tir tir titreme vardır. Endişeyle neş’eyi bir araya getirdiğiniz zaman, Mevlâ’nın huzurunda olduğunuza inanabilir, havf-reca dengesini kurmuş sayılabilirsiniz. Bu sebepledir ki burnunu dikip gezen mütekebbirler, korku nedir bilmeyen nikbinler, kuruntulara bağlananlar, ümitsizlik içinde yaşayan me’yuslar ve kulluk şerefindeki ulviyetin ne demek olduğunu idrak edemeyen zavallılar hiçbir zaman bu neşve ve bu huzuru duyamazlar.

D. İbadette Niyet ve Hakk’a Teveccüh

Allah’a yapılan kullukta dengeli ve ölçülü olmak ve aynı zamanda O’nun tayin buyurduğu kıstaslara uygun hareket etmek elzem olduğu gibi, sahih bir niyet, ihlas ve gönlün yalnız O’na teveccüh etmesi de şarttır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّ الْجٍوعُ وَرُبَّ قَائم لَيْسَ لَهُ ِمنْ ِقيَ ِام ِه ِإلَّ السَّهَرُ “Nice oruç tutanlar vardır ki oruçlarından yanlarına kalan sadece açlık ve susuzluktur ve gecelerini ibadetle geçiren niceleri de vardır ki ibadetlerinden yanlarına kalan sadece uykusuzluktur.”[11] buyurmuştur.

Evet, gönlün, sadece ve sadece O’na teveccüh etmesi gerekir. O düşünülmeden verilen zekât, zekât olmadığı gibi sadaka da sadaka değildir; bunlar sadece malın bir yerlere harcanmasından ibarettir. Keza O’nun maksud olmadığı emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l münker görünümündeki aktiviteler, çoğu zaman diyalektik yapmak ve insanları demogoji ile ilzam etmeye çalışmaktan öteye bir şey ifade etmez. O’nun maksud olmadığı bir mücadele, gösteriş ve alayişten ibarettir; servet ve sâmânı heder etmektir. O hâlde ibadet sadece Allah için yapılmalıdır. Zaten ibadetten gözetilen asıl gaye de, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Abd, sadece Mabud’una teveccüh etmeli ve kulluğunu sadece O’na has kılmalıdır.

 Mü’min, ibadetini yaparken, gönlü şu duygu ve düşüncelerle dolu olmalıdır: “Senin izzetini düşünerek zilletimle; azametini düşünerek hakirliğimle huzuruna geldim. Kimseye bel kırmayan, boyun bükmeyen ben, Senin için belimi de kırıyor, boynumu da büküyorum. Gururumu, Sana yapılan secdenin derinliğiyle ayaklar altına alıyor ve yüzümü yerlere sürüyorum. Çünkü Sen bana bir kalb, bir akıl, bir irade, bir şuur verdin ve bunları vicdanıma rükün yaptın. Vicdanım Sana karşı minnet ve senalarını eda etmek istiyor. Bütün kâinat şahit olsun ki ben, kulum ve işte bununla şeref duyuyorum.”

Hazreti Mevlâna, –kendisine izafe edilen bir sözde– söz sultanlığı, zamanı aşmışlığı ve baş döndüren derinlikleriyle değil, kulluğuyla övünür, kulluğuyla coşar ve şöyle haykırır:

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum!
Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.
Kullar azad olunca şad olur;
Ben Sana kul olduğumdan dolayı şad oldum.”

E. İbadetlerde Bütünlük

İslâm, sistem olarak bir bütündür, parçalanamaz. Onun bir kısmını alıp diğer bir kısmını kabul etmemek mümkün olmadığı gibi, onun diğer beşer sistemlerine monte edilmesinin de imkânı yoktur. İslâm’ın, bütünüyle parçalarının kendisine ait olması lazımdır. Zira İslâm, her ne kadar başka kültürlerden, bilgi kaynaklarından istifade etmeyi yasaklamasa, bilakis tavsiye etse de, onun sadece iktisadî sistemini alıp başka bir sisteme monte etmek veya bir başka sistemden bir bölümünü ona yamamaya çalışmak, yabancı bünyeye kendi karakter ve özelliklerini taşımayan organ nakletmek gibidir. Dolayısıyla bunlar asla kalıcı olamazlar. Bir süre sonra bünyede doku uyuşmazlığı baş gösterir. Akabinde de vücut, onları kabul etmez ve dışarı atar.

İslâm beş temel esasa dayanır. Bunlar olmadan ve yaşanmadan İslâm’dan ve İslâmî sistemden bahsetmek mümkün değildir. Sadece Mekke devri gibi bir kısım geçiş dönemleridir ki, insanların kalbinde iman esasları oturaklaşacağı âna kadar; başka bir deyişle fertler, Allah’tan gelecek emirlere hazır olacakları zamana kadar bu temel prensiplerle mükellef tutulmamışlardır. Ama iman bazında oturaklaşma temin edildikten sonra bu beş temel esastan asla taviz verilmemiş ve verilemeyeceği de fiilen gösterilmiştir.

İslâm’ın şartları olarak bilinen bu beş temeli Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu hadisleriyle anlatmaktadır: “İslâm beş şey üzerine bina edilmiştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in de Allah’ın Resûlü olduğuna şehadet, namaz kılmak, zekât vermek, hac ve Ramazan orucu.”[12]

Bunların her birinin tekeffül ettiği hususlar ayrı ayrıdır ve ancak hepsi tamamıyla yerine getirildiği zaman İslâm’dan beklenen semere tam olarak elde edilmiş olacaktır.

Dolayısıyla bu beş temel esastan birisi yerine getirilmediği zaman gerçek mânâda bir İslâmiyet’ten bahsetmek mümkün değildir. Fertlerden, bir bütün olarak İslâm’ı yaşamaları istenmektedir. Zira bu beş temel esasın her biri, diğerinin de lüzumuna şahittir. Aksi durum yani bunlardan birini dahi kabul etmemek ise, diğerleri hakkındaki imanın da sıhhatine dokunan bir husustur.

F. İbadet Olarak Zekât

İbadetler, bilinegeldiği üzere sadece bedenle yapılan, sadece malla yapılan ve hem mal hem de bedenle yapılanlar olmak üzere üç nevidir. Namaz ve oruç gibi ibadetler bedenle; zekât malla; hac ise hem beden hem de malla eda edilen birer ibadettir. Namaz ve oruç gibi ibadetlerin de mâlî bir kısım yönlerinden bahsetmek mümkün ise de, burada doğrudan konumuz olmadığı için şimdilik geçiyoruz.

Zekât, İslâm’ın rükünlerinden önemli bir ibadettir. Malının zekâtını veren kul, Allah’ın emirlerine imtisal etmiş, O’na itaatini ortaya koymuş ve aynı zamanda mükellefiyetini de eda etmiş demektir. Bunun neticesi olarak o, dünyada malında berekete, ukbada da ilâhî mükâfata nail olacaktır.

Ancak bu para veya mal verme ameliyesinin ibadet olabilmesi için, verenin, Allah rızası için zekât niyetiyle vermesi, zekâtın asgarî oranlarını gözetmesi ve zekâtını Kur’ân’da tayin edilen yerlere vermesi/ulaştırması gerekir. Bütün bunlara riayet edildiğinde zekât ibadeti yerine getirilmiş olur.

Bu yönüyle zekât, başka bazı şartlar ve kıstaslarla fertlerin vermekle mükellef tutuldukları vergilerden farklılık arz eder. Neticede her iki durumda da halktan para veya mal toplanması itibarıyla aralarında bir kısım benzerlikler bulunsa bile, aralarında önemli farklılıklar olduğu da muhakkaktır. Bir kere zekâtta kaynağın kudsiyeti söz konusudur. Zira onu emreden Allah’tır. Cenab-ı Allah’ın isteği doğrultusunda malından infakta bulunan kimse, itaatinin neticesi olarak uhrevî mükâfata hak kazanmış ve Allah’a yaklaşmış olacaktır.


[1] Sebe sûresi, 34/39.

[2] Bakara sûresi, 2/272.

[3] Bakara sûresi, 2/273.

[4] Buhârî, ilim 15; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 266-268.

[5] Buhârî, zekât 9, 10, menâkıb 25, edeb 34; Müslim, zekât 66-67.

[6] Buhârî, zekât 27; Müslim, zekât 57.

[7] سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ “Bir gece vakti ‘kulunu’ Mescid-i Haram’dan, etrafına bereketler yağdırdığımız Mescid-i Aksâ’ya seyr ü sefer ettiren Zât-ı Ecell ü A’lâ’nın şanı ne yücedir! Ona orada bazı âyetlerimizi gösterdik. O işitir, görür.” (İsrâ sûresi, 17/1).

[8] Necm sûresi, 53/10.

[9] İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 1/106.

[10] Fâtiha sûresi, 1/5.

[11] İbn Mâce, sıyâm 21; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/373.

[12] Buhârî, imân 1, 3; Müslim, imân 19-22.