Cihad Yüce Bir Duygudur

Şüphesiz müminde uyarılması gereken en yüce duygu, cihad duygusudur. Cihad duygusuna sahip olmayan insanlar, mezar taşlarından farksız sayılırlar. Evet onlar, başka değil, sadece ölüle­rin temsilcileridirler. Böylelerine, Allah’ın kat’iyen nazar-ı merha­met­le bakması düşünülemez. Kendini Cenâb-ı Hakk’ın yüce adını anlatmaya adamamış bir insan, hedefsiz sayılır ve camidlerden farkı yoktur. İnsan, cihad ruhu ve mücahedesi nisbe­tin­de canlılık kazanır. Zira o, ancak cihadla kendini, ailesini ve milletini ihya edip koruyabilir. Gerçek diriliş, ancak cihadla gerçek­le­şir. Ve insanın attığı en büyük, en kudsî, en verimli, en semereli adım, mücahede ve mücadele istikametinde attığı adımdır.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’in, genel ıslahatları arasında ölümden korkmayan, hak bildiği yoldan dönmeyen, olabildiğince zinde bir cemaati ve aktif bir kadroyu yetiştirmiş olması, O’nun en dikkat çekici hususlarındandır. Bu cemaat sürekli mefkûreleri uğrunda mücadele vermeyi düşünüyordu ve hatta ölümsüzlüğün sırrını onlar bu şekilde çözüyorlardı. Cihad sayesinde kıyamete kadar defterleri kapanmayacak ve böyle ebediyen yaşamış olacaklardı. Maddeten ölüp gitmiş olsalar bile, İslâm uğruna katlandıkları, göğüs gerdikleri mehâlikten (tehlikelerden) ötürü, bizler ve bütün gelecek nesiller onları hep hayırla yad edecek olduktan sonra, onlara nasıl "öldü" diyebiliriz ki?

İnsan ötelere inanınca cihad en yüksek bir mefkûre, en tatlı bir ideal ve en yüce bir düşünce olur. İşte sahabede gelişen duygu ve düşünce de buydu. Bedir’e gidebilmek için birbiriyle yarışıyor.. ço­cuk­lar sırf harbe iştirak edebilmek için, parmaklarının ucuna dikilip büyük görünmeye çalışıyor ve geride kalanlar harbe katıla­ma­dık­la­rın­dan dolayı müteessir oluyordu.[1] Evet, "Rasûl-i Ekrem (s.a.v) bizi niye kadınlarla baş başa bırakıyor? Düşmanın gelip kapıya dayandığı bir dönemde cihad erkek işiyse, biz kadınlar gibi neden evde kalıyoruz?" diyorlardı. O kutlu topluluk, Bedir’e bu hava içinde çıkmıştı. Orada insanlığın makus kaderini değiş­tirecek bir mücadele verilecek ve bir cihad yapılacaktı. O güne kadar sadece irşad ve tebliğde bulunuluyordu. Ama bir gün kâfir, müminin karşısına çıkınca, Allah Rasulü (s.a.v) ashabını topla­dı ve "Bu toplulukla muharebe hususundaki görüşünüz nedir?" diye sordu. İlk cevap verenler, "Ya Rasulallah, biz buraya sade­ce kervanı takip etmek için çıkmıştık ve yanımıza ne mızrak, ne ok, ne de kılıç almıştık. Karşı taraf ise, bizim birkaç katımız ve biz­den çok kuvvetlidir. Onlarla harp etmeye hazır değiliz" dediler.[2]

Allah Rasulü, bu sözlerden memnun olmamıştı. Memnun olmadığını anlayan Mikdad bin Amr ki o gün Bedir’in tek süvarisiydi atını ileriye sürdü ve, "Ya Rasulallah biz sana Hz. Musa’nın cemaatinin Hz. Musa’ya dediği gibi demeyeceğiz. Onlar, "Sen ve Rabbin gidin savaşın biz burada oturuyoruz" demişlerdi. Biz ise, şöyle diyoruz: "Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ediyoruz ki, eğer sen deveni Berk-i Gımad tepelerine kadar kamçılayıp sürsen, vallahi bir lahza arkandan ayrılmadan seni takip edeceğiz." Allah Rasulü, muhacirin-i kirâm adına konu­şan ve bu mevzuda kendine teminat veren Mikdad b. Amr’dan memnun olmuştu.

Ardından, Ensara döndü ve "Sizler de bana re’yinizi söyleyin" buyurdu. Sa’d b. Muaz hemen ayağa kalktı ve "Ya Rasulallah öyle zannediyorum ki, bizi kasdediyorsun?" dedi. Allah Rasulü, yüz ifadesiyle "evet" deyince, bu defa o da bütün Ensar adına şunları söyledi: "Ya Rasulallah, biz sana tabiyiz. İşte malımız, istediğini al, istediğini bırak. İşte canımız, istediğin yere sarfet, istediğinle harp, istediğinle sulh et. Bizden bir kişi bile senden geri kalmayacaktır."

Allah Rasulü, Mikdad’dan sonra Sa’d’ın bu sözlerinden de çok memnun kaldı ve "Allah’ın bereketi üzerine yürüyün, Allah bana iki topluluktan birini vaadetti, "Ya ganimet elimize geçecek veya bu düşmana karşı zafer elde edeceğiz"[3] buyurdu. Sahabe, ciddi bir coşkunluk içindeydi. Bilahare karşılarında çözülen, dağılan ve Mekke’ye kadar kaçan küfür ordusunun fertleri, daha sonra şunları söyleyeceklerdi:

"Bizi öyle kıskıvrak yakaladılar ki, sanki elimiz kolumuz bağlı, onlara teslim olmuştuk ve onlar da birer birer boyunlarımızı vuruyorlardı."[4]

Din-i mübin-i İslâm’ın hâkimiyetinin devamı ve Müslü­manların zilletten kurtulup, izzetle yaşayabilmesi için cihad bir vecibedir. İslâmî bir cemiyet müslüman bir toplum içinde bu işi yürüten kendini milletine adamış karasevdalı ve gönüllüler ekibi yoksa -ki Kur’ân, "olsun"[5] diyor- İslâmî hayat da yoktur. Ferdî Müslümanlık olsa bile, teyidsiz ve desteksizdir. Müslümanlar fezayı fethe gitseler ve yıldızları birbirine bağlasalar dahi, bu vazifeyi terkettikleri zaman, yine başaşağı gideceklerdir. Teknik, teknoloji ve sanayide katedilen terakki, tek başına Müslü­man­ları içine düştükleri çukurdan çıkaramaz. Cihad, bir farz-ı kifa­ye­dir. Ancak bu vazife günümüzde olduğu gibi sistemli olarak hiç kimse tarafından yapılamaz ve bütün bütün ihmale uğrarsa, işte o za­man farz-ı ayn haline gelir ve her fert teker teker ondan sorumlu olur.

Devlet de sistemli olarak cihad yapmalıdır. Bazen cihad vazifesini ordu yüklenir; bazen de emniyet kuvvetleri ve her ikisi de haricî ve dahilî tecavüzlere karşı cihad yapar. Asker bir milletin ciha­dı ise cihanşümuldür. Zira o, yeryüzünde muvazene unsu­ru­dur. Allah, ona bu misyonu yüklemiştir.

Ancak onun yer yüzünde muvazene unsuru olabilmesi de bu işi en kudsî, en büyük vazife bilmesine bağlıdır. İşte böyle bir vazifeyi üzerine alan bir millet bulunmadığı takdirde, yeryüzünde muvazeneden bahsetmek de mümkün değildir. Ne acıdır ki, 2-3 asırdan beri müminler, başkalarının muvazenesinin piyonları haline gelmiş ve bir türlü muvazenedeki gerçek yerlerini yakala­ya­ma­mışlardır. Müminin camisi, uyuşukların, miskinlerin yeri olmuş, tekkesi, zaviyesi aşktan mahrum insanların yatıp kalktıkları izbeler haline gelmiş, medresesi, skolastik Batı kültürünün tedris edildiği yer durumuna düşmüş ve müminler, bu halleriyle meselelerini, eski çağların dehlizlerinde anlatan insanlar durumuna düşmüş.. ve tabiî, devrini idraktan mahrum insanlar olarak da dünya muva­ze­ne­sinde ortaya herhangi bir ağırlık koyamamışlardır. Modern teknik ve teknolojide asrın önüne geçemedikten aşk-vecd içinde Sahabe seviyesinde bir hayat yaşamadıktan, Allah’la irtibat açısın­dan tabiinin ibadet ü taatı ölçüsünde bir kulluk sergileyemedikten sonra, Müslümanlık adına yapılacak pek bir şey olmaz zanne­di­yo­rum. Zira, asrını yaşamayan, problem ve dertlerine, kendi asrına göre mualece ve müdahalede bulunamayan insanın, Müslümanlık adı­na bir iş yapması da asla söz konusu değildir.

İslâmî onur ve gurur taşıyan her fert ve millet, mutlaka kendini cihad vazifesiyle vazifeli olarak görmelidir. Zaten kendinde böyle bir mesuliyet hissetmeyen fert ve milletlerin, İslâmî onur ve gurur­dan nasipleri olduğu da söylenemez.

Cihad, öyle bir vazife ve mükellefiyettir ki, bir cemaatin mutlaka kendisini bu işe vakfetmesi ve "ribat" yapması gerek­mek­te­dir. Böylece, iç ve dış düşmanlardan gelebilecek maddî-manevî her türlü saldırı önlenecek ve bu uyûn-u sahire (uyanık gözler) vasıtasıyla bütün bir millet, her türlü felâket ve helâketten kurtulmuş olacaktır. Bu gayret içinde olan insanların saniyeleri seneler, seneleri ise asırlar kadar bereketli sayılır. Onlar daha dün­ya­da iken ebediyeti yakalamış talihlilerdir. Hayatlarını vakıf haline getirmeleri sebebiyle de, yiyip içmeleri, yatıp uyumaları hep ibadet olarak kabul görecektir.

Bilindiği üzere hüsün-kubuh bahsinde hüsün, "hüsün liaynihi" ve "hüsün ligayrihi" olmak üzere ikiye ayrılır.

Bizzat güzel olanlara "hüsün liaynihi," doğrudan doğruya güzel olmadığı halde, neticesi itibariyle güzel olanlara da "hüsün ligayrihi" denir. Cihad bunlardan "hüsün ligayrihi" kısmına dahildir. Bunun mânâsı şudur: Cihad, insanların öldürülmesi, beldelerin harab edilmesi itibariyle, doğrudan doğruya güzel değildir. Zira, o tahrip ve öldürme gibi güzel olmayan fiillere sebeptir. Cihadı güzelleştiren, vasıta olduğu şeylerdir. Mesela; Cihad i’lâ-yı kelimetullaha vesile olması; müminin yeryüzü muvazenesinde hakim hale gelmesi; Müslümanlığa ve Müslümanlara tecavüz edenlere karşı sindirici ve caydırıcı bir yanının bulunması; güçsüz ve mazlum insanların koruyuculuğunu derpiş etmesi açısından güzeldir. Binaenaleyh, denebilir ki, cihadın güzelliği "İ’lâ-yı kelimetullah" şartına bağlanmıştır. Evet, mümin cihad edecek; ata, uçağa binecek, tank ve uçaksavar kullanacak; ama bütün bunları, Allah’ın yüce adını yükseltmek gayesiyle yapacaktır.. evet işte müminin memur olduğu cihad budur.

Mücadele Allah için değil de hamiyet, kan, ırk veya başka "izm"lerin uğruna olursa buna cihad denmez. Allah Rasulü Buharî ve Müslim’de rivayet edilen:

مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللهِ هِيَ العُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللهِ

"Kim Allah’ın yüce adını yükseltmek uğrunda savaşırsa, işte o Allah yolundadır" [6] hadis-i şerifleri ile cihadı gayet net olarak ortaya koymuşlardır ki; bunun mefhum-u muhalifi şudur: Bir kimsenin mücadelesi, Allah’ın yüce adını âfâk-ı âlemde bir bayrak gibi dalgalandırma yolunda değilse, o mücadele, Allah yolunda cihad değildir ve dolayısıyla da onda güzellik yoktur.

Evet, cihad, i’lâ-yı kelimetullah adına yapılır.. ve mücahid, Rabbinin yüce adını yüceltmek ve yeryüzünde karanlık bir nokta bırakmamak için cihad eder. Dağlar, vadiler aşar, ormanları geçer ve önüne okyanuslar çıktığı zaman da Ukbe b. Nafi gibi "Rabbim, eğer bu deniz önüme çıkmasaydı, Senin adını deniz aşırı ülkelere de götürecektim"[7] der inler. Onu tek başına bir adaya da koysalar, ihtimal başka buudlara ulaşmaya yollar arar, arar ve orada da cinlere ve ervah-ı habiseye Rabbinin adını duyurmak için çırpınır durur. Sanki böyleleri için Allah Rasulü (s.a.v),

الجهاد ماضٍ إلى يوم القيامة

"Cihad, kıyamete kadar devam edecektir" [8] buyurmuş gibidir.

Mekke’nin fethini müteakip birisi gelir ve "Ya Rasulallah! Ben hicret etmek istiyorum" der. Allah Rasulü (s.a.v);

"Fetihten sonra artık hicret yoktur; ancak cihad ve niyet vardır" [9] cevabını verir.

Mekke’nin fethine kadar hicretin bir mânâsı vardı. Ve hicret, o devrede aynı cihad demekti. Fetihten sonra ise hicret, cihadın önemli bir buudu haline geldi. Yani artık hicret, hicret olarak cihad değildir; değildir ama, yine de bir mânâda o hep vardır ve cihad ile gerçekleşecektir. Cihad için ise her zaman başka yere hicret şart değildir. Herkes, kendi bulunduğu yerde de cihad edebilir. Bu da bir bakıma, herkesin kendi çevresini gül bahçesine çevirip gül yetiştirmesi veya kendi dağlarını bağ haline getirmesi mücadelesi demektir. İş gelir başka yerlere göç etmeye dayanırsa elbette o da yapılacaktır.


[1] Bkz. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6/69; Yusuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 2/93-94
[2] İbn Kesîr, Tefsîr, 3/555
[3] İbn Hişâm, Sîre, 2/266-267
[4] İbn Kesîr, 3/565; Taberî, Câmiu’l-Beyân, 9/197-205
[5] Bkz. Âl-i İmrân, 104
[6] Buhârî, İlim, 45; Cihâd 15; Müslim, İmâre,149-151; Ebû Dâvûd, Cihâd, 26
[7] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, 4/106
[8] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 5/106
[9] Buhârî, Cihâd, 27; Müslim, İmâre, 85; Ebû Dâvûd, Cihâd, 2