Print

Active Will Power and Synergy

by Fethullah Gülen on . Posted in Videos on Fethullah Gülen

User Rating:  / 1
PoorBest 
While doing what you have to do, the ongoing distress and suffering that you witness or face strengthens your actions and becomes a source of synergy for you and you experience powerful metaphysical intensity. Bir taraftan yapacağımız şeyleri yaparken -Siz yapıyorsunuz, Allah ebeden razı olsun.- diğer taraftan da bu ızdırarlar, ızdıraplar, ihtiyaçlar, iç yanmaları, sızlanmalar, sürekli "o kapı"ya müteveccih yaşamalar, güç kazandırıyor ona, bir sinerji kaynağı oluyor âdetâ; dolu dolu geliyor, ciddî bir metafizik gerilime ulaşıyorsunuz, Allah'ın izniyle.
With God's grace, these fires that have been sparked in you... İnşaallah bu tutuşturulan ocaklar.
Shall we call them 'fires' or 'projectors'? "Ocak" mı diyelim, "projektör" mü diyelim?
All of these are nothing next to the 'torches' that Almighty God will light. Bunların hepsi hafif kalır; Cenâb-ı Hakk'ın yakacağı "meşale" karşısında.
As it is mentioned in Chapter At-Tawba in the Qur'an 'They seek (with renewed plans and stratagems) to extinguish God's light (His favour of Islam, as if by the breath issuing) from their mouths. Tevbe Sûresi'nde ifade buyurulduğu gibi, "Ağızlarıyla Allah'ın yaktığı nuru söndürmeye çalışıyorlar.
Whereas God refuses but to complete His light, however hateful this may be to the unbelievers.' (At-Tawba, 9:32). Kâfirler hoşlanmasalar bile Allah (celle celâluhu) o nurunu tamamlayacaktır" (Tevbe, 9:32).
He says to them 'No, your efforts are in vain, no, your efforts are futile, I light that light' Onlara "Hayır" diyor, "Beyhude uğraşıyorsunuz." "Hayır" diyor, "Beyhude yorulmayın; onu Ben yaktım."
Just as Ziya Pasha once said: Ziya Paşa'nın dediği gibi,
'The Will of God cannot be stopped by the strength of muscle; "Takdîr-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez
Nor can a blaze set by God be put out by huffing and puffing.' Bir şem'â ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez."
This poetry is like a commentary on the verse. Ayetin/nazmın manası/meali gibi bir şey oluyor.
God willing, if you attract God's grace with the strength of all the suffering on one side and your devotion to that higher cause on the other, nothing is impossible. Evet, inşaallah bu ızdırar gücüyle, bu ızdırap gücüyle, bir taraftan da o yüksek gâye-i hayalimize dilbeste olarak -Cenâb-ı Hakk'ın inâyeti ile- buluşunca, olmayacak şey yoktur.
The world needs renovation; it desperately needs a new countenance. Dünyanın tamire ihtiyacı var; çehresinin değiştirilmesine çok şiddetli ihtiyaç var.
Humankind is in distress. Topyekûn insanlık ızdırap içinde.
Ulterior motives have replaced higher causes. Çıkarlar/menfaatler, o yüksek gâye-i hayallerin yerlerine gelmiş, otağını kurmuş.
The Devil is free to do anything he wants and makes people do whatever he wants. Şeytan, dediği her şeyi çok rahatlıkla yapıyor/yaptırıyor, insanlara yakıştırıyor.
This century could be labelled as 'the century of evil'; perhaps the last three centuries could be considered as 'the centuries of evil.' Bu asra bir "Şeytan Asrı" denebilir; belki son üç asır, "Şeytan Asrı" sayılabilir.
The Honourable Sage Bediüzzaman says: Hazreti Pîr-i Mugân öyle diyor:
'We are trying to repair a castle that has been run down for three centuries.' "Üç asırdan beri rahnedâr olan İslam kalesinin tamiri."
This task has been entrusted upon you. Sizin üzerinizde.
We should not look at our own powerlessness and inadequacy and say; 'no effect can be obtained based on this cause and effect.' Şimdi kendi gücümüzün küçüklüğüne/yetersizliğine bakarak, "Kozalite mülahazasına göre, hiçbir zaman bu sebep ile o sonuç elde edilemez" falan dememek lazım.
It is not like we did what we did thus far with our own might and power, with our deep thinking, that we would consider as impossible what needs to be done from now on with that consideration in mind. Biz şimdiye kadar yaptığımız şeyleri kendi güç, kendi iktidar, kendi amîk efkârımız sayesinde yapmadık ki, bundan sonra yapılacak şeyleri de onlara bağlayarak meseleyi imkânsız görelim.
God drove us to this path and we found ourselves at a certain position. Allah sevk etti, kendimizi belli bir konumda bulduk.
Like me sitting here... Burada oturuyor gibi.
When I sit here in idle talk, it resonates in some people's hearts and they accept it. Burada oturunca, benim şurada yaptığım dırdırlar gibi dırdır ediyorsun, onlar mırmır oluyor; bakıyorsunuz millet öyle kabul ediyor onu.
A new door opens, you see new opportunities and say; 'I think this and this could be done.' Yeni bir kapı açılıyor, daha farklı şeyler görüyorsunuz; "Galiba şu da yapılırmış burada" falan diyorsunuz.
This is how it is; according to one's position. Bu mesele böyle; konuma göre.
In the beginning of all this, we didn't have a macro plan for the future. İşin mebdeinde müntehasını görerek ona göre bir makro planımız yoktu.
However, we were looking at where God was directing us and saying; 'We could expand in such a way from here, and start such and such a project at this point.' Ancak, Cenâb-ı Hakk'ın ittiği/konumlandırdığı yere bakıyorduk; "Yahu burada şöyle bir çıkış, şöyle bir açılım yapılabilir; buradan da böyle bir açılım yapılabilir."
Consultation was an important factor; collective reasoning solved many problems. Meşveret, önemli bir faktör idi; ortak akıl, çok problemleri çözüyordu.
And then a day came, and as you all know, many universities, middle schools and university preparatory courses were established. Ee gün geldi, sizin de bildiğiniz gibi, Türkiye'de kaç tane üniversite -bilmiyorum ben sayısını- kaç tane orta dereceli okul, kaç tane üniversiteye hazırlık kursu yapıldı.
And then some people appeared and displayed intolerance. Ee birileri geldi bir gün, hazımsızlık gösterdi.
Intolerance or envy is such an illness that even mental institutes cannot cure it. Hazımsızlık öyle bir marazdır ki, akıl hastanelerinde bile şimdiye kadar tedavi edildiği görülmemiştir.
This time intolerance, envy and jealousy has run into you. Bu defa bu hazımsızlık, hased, kıskançlık geldi tosladı.
In seems that some damage has occurred at the centre of our movement. Merkezde -esasen- bir zayiat, bir fay kırılması yaşandı.
We can say that the path we set out was the path of God and that of the Prophets. Şu kadar var ki, çıktığımız yol, Allah yolu idi, Peygamberler yolu idi.
God has never let down those who are walking on His path towards Him. Allah, Kendi yolunda O'na doğru yürüyenleri hiçbir zaman o yolda yüzüstü bırakmamıştır.
Thinking that He will let you down will be false assumption against Him. Sizi bırakacağına da ihtimal vermek, doğru değildir, O'na karşı suizan olur.
Yes, the day has come and you have spread out across the world. Evet, gün geldi, şimdi dünyanın dört bir yanına saçıldınız.
Some time ago this was happening in Turkey; when you visited somewhere with a few cars, you would consider it conquered. Bir zamanlar Türkiye'de öyle oluyordu; bir taksi ile, iki taksi ile bir yere gidilince, orayı fethetmiş gibi geliyordu.
Now, you are experiencing a period where you have spread across the world like seeds. Şimdi, dünyanın dört bir yanına -hakikaten- birkaç başağa yürüyebilecek tohumlar gibi saçılma durumu/faslı yaşanıyor.
Spread around the whole world... Dünyanın dört bir yanına.
And you would not have been able to realise your desired objective in any other way. Başka türlü de gaye-i hayalinizi gerçekleştiremezdiniz.
If you stayed in Turkey, you would not have been able to fulfil the ultimate goal the Pride of Humanity, peace and blessings be upon him, had set out for you. Türkiye'de durduğunuz zaman, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o gâye-i hayalinin nasıl gerçekleşeceğini kestiremezdiniz.
'My name will permeate everywhere on which the sun rises and sets.' "Benim adım güneşin doğup-battığı her yere gidecektir."
If you like; take this as news he has seen from the Unseen, the grand purpose of life or a goal he has set for you. Bunu, ister gayb-bîn gözüyle meseleyi görüp söylemesine verin; isterse size bir gâye-i hayal olarak, bir hedef olarak göstermesine verin.
How would this have been possible from Turkey alone? İster öyle olsun ister böyle olsun ama nasıl olacaktı ki o Türkiye'den?
How would you have overcome those people's intolerance and proceeded with your goal? O insanların çekememezliğini/hazımsızlığını aşarak nasıl gidecektiniz?
However, the Almighty God has much mysterious ways. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın öyle esrarengiz işleri var ki.
For a matter like this, an outreach as such requires a place that the world could not dispute it. Böyle bir meseleye, bu ölçüdeki bir açılıma öyle bir yer/zemin olmalıydı ki hakikaten dünya da ona bir şey demesin.
In being oppressed, condemned, imprisoned, expelled, deprived you have spread to the four corners of the world. Siz, mazlumiyet ile, mağduriyet ile, mahcûriyet ile, ma'zûliyet ile, mahrumiyet ile dünyanın dört bir yanına saçıldınız.
You have triggered peoples' feelings of compassion as human beings. Bir kere, insanların insan olarak şefkat duygularını tetiklediniz orada.
Everyone opened their arms and hearts to you. Herkes bağrını/sinesini açtı size.
Words should be there but actions should support them. Bir taraftan söz olmalı ama hal onu desteklemeli.
Things explained through words leave room for doubt. The real strengthening and authenticating reference is demeanour and representation. Söz ile, saz ile anlatılan şeyler her zaman arkada bir kuşku bırakır; fakat bunlar için -esas- güçlendirici veya doğrulayıcı, en inandırıcı referans, hal ve temsildir.
Indeed, they should see you. The way you sleep, wake up, how you turn to God, your thoughts, your views on humanity. Esas sizi görmeleri lazım; yatmanızı, kalkmanızı, Allah'a teveccühünüzü, düşüncelerinizi, insanlığa bakışınızı.
Then they will say to themselves, 'We cried, 'humanism!' but we have been left far outdated. O zaman onlar kendi kendilerine diyecekler ki, "Yahu bir taraftan, 'Hümanizm' deyip duruyorduk fakat bizimki çok geride kalmış.
We cry, 'humanism,' but still are at each other's' throats, like cannibals. 'Hümanizm' diyor yine de birbirimiz ile yaka-paça oluyorduk, yamyamlar gibi birbirimizi yiyorduk.
The real humanism is represented by these people.' Fakat gerçek Hümanizmi bunlar temsil ediyorlar.
They may say, 'Women's rights have been trampled on, their right to life has not been recognised', and then say, 'We have seen the real way to engage with women from these people'. Bir diğer taraftan da 'Kadınların hakkı çiğnendi, onlara hayat hakkı tanınmadı, şu oldu, bu oldu' deyip duruyorduk fakat gerçekten bu meseleyi bunlar realize ediyorlarmış."
They will say this. Böyle diyecekler.
Therefore demeanour and representation become very believable. Dolayısıyla da hal ve temsil -esas- çok inandırıcı olacaktır.
I have always expressed this through different examples. Değişik vesileler ile hep âcizâne arz etmişimdir:
The Pride of Humanity had two important missions. He had many missions but two important missions can be found: İnsanlığın İftihar Tablosu'nun önemli iki vazifesi vardı; çok vazifesi vardı da, önemli iki vazifesi bulunuyordu:
One was 'communicating the Divine message', conveying the message of God to humankind; the other was to present the matter by exemplary actions.  Birisi "Tebliğ", Allah'tan aldığı mesajları insanlığa sunmak; diğeri de temsil/hal, fiilen o meseleyi göstermek.
This was quite compelling; he did ten times more than what he said he would do. Çok inandırıcı olmuştur bu; ne demiş ise, onun on katını yapmış orada.
For example, he said: Mesela, demiş ki:
You are to serve God. Allah'a kulluk yapacaksınız.
Whatever you do, you are going to find it insufficient; you will say what saints have said: Ne kadar yaparsanız yapınız, onu da az bulacaksınız; velilerin dedikleri gibi diyeceksiniz:
'O Absolutely Worshipped One, True Desired One. "Ey Ma'bud-i Mutlak, Maksûd-i bi'l-istihkâk.
We could not worship in a manner suitable to your Greatness.' Büyüklüğüne göre Sana kulluk yapamadık."
To have such an attachment to this matter. Bu duygu ile meseleyi kâfiyelendirme.
'We could not recite in a manner to suit Your grandeur.' "Seni azametine yakışır şekilde zikredemedik."
Maintaining the same feeling with worship... Bu duygu ile ibâdet u tâat anlayışını kâfiyelendirme.
'O the One Who is always mentioned with praise and gratitude, we have not been able to show You the gratitude You deserve and bow in Your presence.' "Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Allah'ım, Sana hakkıyla hamd edemedik."
Again, crystallising the issues with these emotions and feelings. Bu duygu ile yine meseleyi kâfiyelendirme.
The narrators of Prophetic traditions are also discussed here. Ricâli de okuyoruz burada; orada görüyorsunuz.
Such as Anas ibn Malik, who used to stand in Prayer so long that he could feel his feet anymore, because he was so close to our noble Prophet, being his servant. İbadetinin çokluğundan adeta ayaklarından kan damlıyor Enes İbn Mâlik'in; çünkü Efendimiz'e en yakın, hâdim-i Nebevî.
If you analyse Abu Hurayra, you will witness the same emotions... Ebu Hüreyre'yi kurcalasanız, bakarsınız ki ondan da aynı şey damlıyor.
When his students speak on him, they mention the depth of his worship. Kendi çırakları onu anlatırken, ibadetteki derinliğini nazara veriyorlar.
He is always hungry, always fainting. Aç, sürekli bayılır.
In our lesson earlier, the question of whether he was mentally unstable was discussed. Some of the biographies of the Prophet say that Abu Hurayra may have suffered from epilepsy. Derste geçen metinde "Mecnun mu?" ne diyorlar; ben zannediyorum ya Rical, ya Siyer kitaplarında "Sara" (epilepsi) olarak da okumuştum onu.
This was what people around him believed. Millet öyle bakıyor.
Whereas he does not agree. "Oysaki" diyor "Bende sara yoktu, epilepsi yoktu" diyor.
But if it is taken from biographies, the term 'mad' or 'mentally ill appears'. Fakat orada, hangi Rical kitabından alınmış ise, "Mecnun" falan diyorlar.
He says, 'I was not mad, I was fainting due to hunger.' "Oysaki mecnun değildim, açımdan bayılıp düşüyordum" diyor.
Why would he faint from hunger? Oysaki niye açından bayılsın?
He would go and work, find something to satisfy his hunger. Gider orada çalışır, eder, falan; karnını doyuracak bir şey bulur.
He was one who was never involved with the world; he was among the 'Uzzab' (those who were not involved in marriage in pursuit of a lofty aim), someone like this. Ama dünyaya hiç karışmamış; "Uzzâb" (mefkûresi uğruna aileye karışmamış bekârlar) arasında, öyle birisi.
Abu Hurayra was from the Uzzab. Enes İbn Mâlik değil de o (Ebu Hüreyre) Uzzâb'dan.
Similar to this, when we look at the later periods, from those that saw the noble Prophet, and those who followed, we see many examples of such high character being portrayed, with God's permission and grace. Bunun gibi, sonraki dönemlere bakıyoruz, o Tâbiîn'de, o Tebe-i Tâbiîn'de hep o yüksek karakter kendisini gösteriyor, Allah'ın izni-inayeti ile.
They really embody the Prophetic disposition in character.  Âdetâ Peygamberâne bir tavır sergiliyorlar.
Yes, the noble Prophet, peace and blessings be upon him, would prostrate in Prayer till his legs were swollen. Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayakları şişinceye kadar namaz kılıyordu.
He would pray in his room. Hücresinde namaz kılıyordu.
He would never experience, excuse the expression, self-pride and/or self-conceit; his soul, thoughts and imagination would not welcome such things.  Onun içine -hâşâ- ucub ve fahr gibi şeyler gelmezdi; O'nun o ruh dünyası, o fikir âlemi, o tahayyülât âlemi o türlü şeyleri hiç misafir etmemiştir.
Even if it did, it would not last, such fantasies would be chased off. Gelseler bile onlar, kendi kendilerine kovulmuştur o türlü şeyler.
However, he would perform prayers in his room. Fakat hücre-i saadetlerinde namaz kılıyordu.
The noble wife of God's Messenger, Aisha explains. Hazreti Âişe validemiz anlatıyor.
The wife of God's Messenger, our mother. Büyük anamız, hepimizin anası.
Yes, off the subject: Evet antrparantez diyeyim:
May God Almighty allow her to intercede for us. Cenâb-ı Hak, şefaatine bizleri mazhar eylesin.
I have much respect towards my mother. Anama karşı çok saygım vardır.
It sometime comes to my attention and I contemplate if my own mother would be jealous for my respect towards her. Hatta bazen aklıma geliyor ki, "Acaba annem benim, O'na bu kadar saygımı duyunca kıskanır mı?"
I doubt it. Zannetmiyorum.
Because she was also my mother's beloved.  Çünkü o da O'nun sevdalısı idi.
Our mother Aisha says: Âişe Validemiz diyor ki:
'He wouldn't take rest till his feet were stolen. "Ayakları şişinceye kadar yatmıyordu.
Our room was so narrow, that if i stretched out, there would be no space for one to perform prostration.  Hücre öyle dardı ki, ben ayaklarımı uzatınca, secde edecek yer kalmıyordu.
I do not know for how long he would remain standing.  Ayakta ne kadar duruyordu, bilmiyorum.
I was asleep for a little while.  Ben bir fasıl uyuyordum.
Then he would bow down, and when he reached prostration he would push my feet a little and there would be space for him to put his head. Sonra O rükûa varıyor, secdeye varınca eli ile ayaklarımı ittiriyordu; başını koyacak bir yer açılıyordu, canım çıksın.
He would put his head there, and then he would rise. Başını oraya koyuyordu; kaldırıyordu.
I would fall asleep, and he would continue again and again Ben yine uykuya dalıyordum; O yine yapıyordu, yapıyordu."
In his Al-Burda, Al-Busiri explains, 'I abused that Prophetic tradition, in that, he wouldn't sleep until his feet where swollen.'  Bûsîrî, kasidesinde bunu ifade ederken, "Ben, o Peygamber'in sünnetine zulmettim ki, ayakları şişmeden yatmıyordu" diyor.
Indeed the degree of representation was so convincing; he lived it. İşte o temsil ve temsildeki derinlik öyle inandırıcı oluyordu ki.
Abu Bakr is mad in emulating that representation. Ebu Bekir, O'nun delisi.
Umar is also. Ömer, O'nun delisi.
So is Uthman. Osman, O'nun delisi.
In this respect, if you made convincing arguments and spoke eloquently and emotionally, I believe you will not be too successful. Bu açıdan, bir yönüyle o sözler ile, ortaya koyduğunuz beliğ beyanlar ile, Firdevsî'nin beyanı gibi bir dil ile, bir üslup ile meseleleri ortaya koysanız, inanın bana, çok inandırıcı olamazsınız.
However, if you take the form of your words with representation, then people will join and follow you. Ama o meseleyi hal ile, temsil ile takviye ederseniz, beslerseniz, hali/temsili ona payanda yaparsanız, millet inanır ve koşa koşa arkanızdan gelir.
If this wasn't the case, then would the Qur'an declare: 'O you who believe. Ee öyle olmasa, Kur'an der mi, "Ey iman edenler.
Why do you say what you do not do? Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?
Most odious it is in the sight of God that you say what you do not (and will not) do' (As-Saf, 61:2-3). Yapmayacağınızı söylemeniz, Allah indinde şiddetli bir buğza sebep olur" (Saff, 61:2).
Why do you say what you do not do (as well as what you will not do)? "Niye yapmadığınız/etmediğiniz şeyleri söylüyorsunuz?"
This is not claiming, 'Do not say it', it means 'Do what you say' and 'If you are not acting as you speak, then this will be a means for wrath in the sight of God'. Bu, "Söylemeyin" demek değil; "Söylediğiniz şeyleri yapıyor olun" demektir bu; "Söylediğiniz halde o meseleleri yapmıyorsanız, nezd-i Ulûhiyette bir vesile-i gazab olacak bir şeydir" diyor.
Indeed, taking precautions, being careful... Evet, temkin, dikkatli olmak.
God willing, through your countenance and disposition, you have embodied your cause; let us say God has allowed you to get to that point. İnşaallah sizler, çehreleriniz ile, genel tavırlarınız ile, şu âna kadar geliştirdiğiniz o hâl derinliği ile, temsil derinliği ile işi bir noktaya kadar getirdiniz; "Cenâb-ı Hak, size getirtti" diyeyim.
'If you take one step...' "Siz bir adım atarsanız."
As narrated in the Divine hadith; these are allegorical speeches, in response, Öyle buyuruyor Kudsî hadiste; müteşâbih beyanlar bunlar, mukabele manasına.
'He will take ten steps towards you.' "O, size on adım ile gelir."
That is, he will return to you with ten steps. Yani, on adım mukabelesinde bulunur.
'If you walk to Him, He will run to you in response.' "Siz, adım ile gelirseniz O'na, O koşma mukabelesinde bulunur."
Yes, the best description is 'response'. Evet, "mukabele" demek lazım; yoksa Allah,
'He is neither a body nor a substance, nor is He a spatial entity, nor of substance. "Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir.
He does not eat, nor drink, nor is contained in time: He is high above all such features. Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.
He is absolutely free from change and alteration, in fact even from having shape and form, Tebeddülden, tegayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,
He is pure and free of negative attributes. Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.
He is neither in heavens nor on the earth; neither on the right nor on the left; neither before nor after; Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ ve sol ne ön ardda;
He is absolutely free from any direction. He is not contained by space.' Cihetlerden münezzehtir ki, hiç olmaz mekânullah."
He, may His glory be exalted, describes Himself using these negative attributes. O (celle celâluhu) sıfât-ı selbiyesi ile Kendini bize böyle anlatıyor.
These words belong to Ibrahim Haqqi. Bu sözler de İbrahim Hakkı hazretlerine aitti ama kitabın ortasından.
May God always keep us in line with His Grace. Allah, inayetini bizim ile beraber eylesin.
Up until now, militaristic systems have always pushed women aside, kept them outside of society. Şimdiye kadar militarist sistemler, kadınları tamamen hayattan tecrîd etmişler, bir kenara itmişler.
Essentially, this always opposed the Prophetic approach. Esasen devr-i Risâlet'teki tarz-ı telakkiye muhalif bir tavır idi bu.
In contrast, women need to be included within society, while being in line with religious requirements. Esas, dinin kurallarına riayet ederek hayatın içinde olmaları lazım.
We can see that, during the Era of Bliss, women accompanied their spouses during war. Bakıyoruz ki biz, Asr-ı Saadet'te tâife-i nisa, beyleri ile beraber savaşın içinde bulunuyorlar.
They even used swords and daggers. Hatta bazen kılıç, korda, kama bile kullanıyorlar.
But most of the time they looked after the wounded; stopped the flow of blood, treated and carried the wounded. Ama genelde oradaki o yaralıları gözetiyorlar; kanları dindirme, yaralıları tedavi etme, geriye çekme gibi işlerde hep bulunuyorlar.
The Pride of Humanity was involved in seventeen wars or military actions and to be an example, each time took one of his wives, our blessed mothers, even more highly ranked than the partners of Paradise. İnsanlığın İftihar Tablosu bile o mübarek annelerimizi, -Cennet'in hûrilerinin önünde olan annelerimizi- savaşa -On yedi savaşa/harekete iştirak ediyor; on yedi defa.- giderken her defasında onlardan bir tanesini alıyor yanına, götürüyor; örnek olsun diye alıp götürüyor.
But in a certain period... Fakat belli bir dönemde.
I am not sure if it was the case during the Umayyad era,  Hani Emevîler döneminde öyle miydi, bilemiyorum.
I believe it was the case during the Abbasid era and the Ottoman era...  Abbasîler döneminde ve daha sonra Osmanlılar döneminde de biraz öyle olmuş.
There were monarchs who wanted to interact and mix within society, such as Kösem and Hurrem Sultan, however they were threatened with death.  Hayatın içine girmek isteyen Kösem gibi, Hürrem gibi sultanlar var ama bunlar bile ölüm ile tehdit edilmişler.
They say Kösem fled for her life and went into hiding.  Kösem'in kaçıp saklandığından bahsedilir.
Perhaps, they would have done the same thing to Hurrem Sultan too, but Hurrem was supported by Suleiman the Magnificent, may his abode be Paradise, and may God's mercy and forgiveness be upon him.  Belki Hürrem Sultan'a da aynı şeyi yaparlardı ama arkasında Kanunî hazretleri (cennet-mekân, aleyhir-rahmetu ve'l-gufrân) vardı.
Like these examples. These are faults on our part.  Bunun gibi; o bize ait bir kusurdur.
On the one hand, to abide by religious teachings to the utmost stringent standard, to refrain from the smallest deviation, to seek forgiveness a thousand times for the smallest error.  Bir taraftan dinî disiplinlere milimi milimine riayet etmek, bir tek kusur bile yapmamaya çalışmak, bir tek kusura bin defa "Estağfirullah" demek.
But, on the other hand, to be within the community, this could be in any capacity, for example as a teacher, doctor, with God's permission and grace, academic, student, anything.  Fakat beri tarafta hayatın içinde olmak; muallim olabilir, doktor olabilir, Allah'ın izni-inayeti ile, üniversite hocası olabilir, talebe olabilir; her şey olabilir.
If you realise such an existence for the purpose of furthering your goals and objectives, then you represent and communicate a message of revival and renewal.   Siz, böyle bir düşünceyi, kendi dünyanız ve gâye-i hayaliniz adına böyle bir mülahazayı realize ediyorsanız şayet, hakikaten bir yönüyle bir diriliş mesajı temsil ediyorsunuz veya veriyorsunuz demektir.
You represent a 'resurrection after death', to use the words of the late poet Necip Fazıl. Bir "Ba's-u ba'de'l-mevt" -Necip Fazıl merhum öyle derdi:
You convey a message of 'resurrection after death'.  "Ba's-u ba'de'l-mevt.- mesajı veriyorsunuz demektir.
I hope this will develop further and women come to positions of power in society. İnşaallah daha da geliştirilir; hayatta hâkim hale gelirler.
No doubt they have many other things they could be occupied with. They have homes, children, and particular circumstances. Mutlaka hayatlarında onların meşgul olacakları başka şeyler de var; evleri var, çocukları var, başka hususî halleri var.
If time is managed well, if effort and work is organised and managed well, if the principle of support and collaboration is realised, I do not believe there will be any issues between spouses, men and women.  Bunlar, mesai iyi tanzim edilirse, a'mâl taksim edilirse, teâvün düsturu teshil edilirse karı-koca arasında, erkek-kadın arasında, zannediyorum hiçbir problem kalmaz.
Everyone knows what they have done and is capable of; therefore they will have acquired mastery in their actions.  Herkes ne yaptığını bilir, dolayısıyla da yaptığı her şeyde mümarese sahibi olur; bağışlayın karambole iş yapmaz, bilerek yapar.
The three principles I have mentioned were of the Honourable Sage Bediüzzaman, the Shining Light; may God forgive us for the sake of him.  Bu söylediğim üç tane düstur da Hazreti Pîr-i Mugân, Şem'-i Tâbân'a aitti; Cenâb-ı Hak, bizi de ona bağışlasın.
I have always humbly explained; our honourable mothers Aisha, Hafsa, Maymuna, Khadija were of significant support to our noble Prophet's message and mission. İşte hep âcizâne arz ettim; Hazreti Âişe validemiz, Hafsa validemiz, Meymûne validemiz, Hatice validemiz, Efendimiz'e mesajında, o ulvî mesajında öyle destek oldular ki.
If these women had not supported Him in the way that they did, his message would not have spread so speedily to families.  Eğer onlar, O'nu öyle desteklemeselerdi, bir yönüyle tâife-i nisa ile O'nun arasında koordinasyonu sağlayan nurânî bir ekip olmasalardı, o mesele, hanelere/evlere filan o kadar sürat ile yayılamazdı.
Amongst them were people from different communal levels and places. Değişik hanelerden, oymaklardan insanlar vardır onlar arasında.
There were people from Banu Makhzum, Banu Adi, Banu Taym; these were all powerful tribes.  Beni Mahzum'dan insanlar vardır, Beni Adiyy'den insanlar vardır, Beni Teym'den insanlar vardır; bunların hepsi güçlü kabileler.
From one tribe, there was the Honourable Abu Bakr, from another was the Honourable Umar; from Banu Umayya was the Honourable Uthman and from Banu Hashim the Honourable Ali.  Birinden Hazreti Ebu Bekir var ise, birinden Hazreti Ömer efendimiz vardır; birinden, Beni Ümeyye'den, Hazreti Osman efendimiz vardır; birinden, Beni Hâşim'den, Hazreti Ali efendimiz vardır.
The Noble Prophet was close with all of them.  Hepsi ile bir yakınlığı vardı Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem).
He never lived by giving into his carnal desires; as a matter of fact, he led a family life in order to convey his message swiftly. O, hiçbir zaman cismaniyet ağırlığında bir hayat yaşamamıştı; esasen o mevzudaki şeyleri bile, mesajının sürat ile etrafa yayılması istikametinde değerlendirmiştir.
If I had a thousand lives, I would sacrifice all of them for him. O'na bin canım olsa, kurban olsun.
On one hand, the things you are doing now are crucial; on the other, your actions and good initiatives are providing spiritual power to others. Bir taraftan bu yaptığınız şeyler, çok önemli; diğer yandan da yapılan şeyler diğer insanlara kuvve-i maneviye oluyor.
For example, I am living a very broken life at this moment.  Mesela çok sarsık bir hayat yaşıyorum ben şu anda da.
It hurts me knowing that hundreds of thousands of our friends are being deprived and ostracised to social genocide. Yaralıyor beni o arkadaşlarımızın, binlerce yüz binlerce arkadaşımızın hayattan tecrîd edilmesi, mahrumiyete mahkûm edilmesi.
Every day, I am pained by such news again and again.  Her gün öyle bir şey ile yaralanıyorum yeniden.
It is as if I feel the pain that the Honourable Hamza felt when he was attacked by the spear; when I hear of these kinds of events, my heart aches for them.  Hazreti Hamza'nın bağrına yediği mızrak gibi bağrıma bir mızrak yemiş gibi bir kere daha inliyorum; çok ağırıma gidiyor.
My nights are spent dirtied by this. Gecelerim bunun ile kirleniyor.
Shall I say dirt or express it in terms like 'makes me sick'? "Kirleniyor" mu diyeyim, yoksa bir yönüyle "Beni hasta hale getiriyor" falan mı diyeyim?
But this is one aspect of the matter at hand, to be a human being.  Ama hani bunlar meselenin bir yanı, insanî olma yanı.
You hear of these events; to not hear them may be a form of insensitivity or rudeness.  Duyuyorsunuz bunları; duymamak da bir yönüyle belki kabalık sayılır.
But none of these should place us in feelings of hopelessness or disarray. Fakat bunlar, hiçbir zaman bizi bir ye'se, bir inkisara, "Artık bir şey yapamıyoruz" duygusuna atmamalı, itmemeli.
Even if it meant that you were placed on the edge of a cliff like the people of Ukhdud, one must still not lose hope. Hakikaten bir uçuruma, Ashâb-ı Uhdûd gibi uçurumun kenarına götürseler yine de ye'se düşmemeli.
They question a women holding a baby in her arms asking, 'Why did you enter this religion'?, and push her to the edge. Orada hani o minnacık çocuk kucağında bir kadını da atacaklar, "Niye sen bu dine girdin?" diye.
They are pushing her; she stands firm. İttiriyorlar kadını; kadın direniyor.
She looks to the child and thinks that this child will be orphaned. Çocuğa bakıyor, çocuk sahipsiz kalacak diye düşünüyor.
It is said that there were three children who spoke when they were babies, one of them is this child.  Üç tane çocuğun bebekken konuştuğundan bahsedilir, onlardan bir tanesi de odur.
'Mum, throw yourself. Do not fear. Throw yourself', the baby says. "Anne, at" diyor, "Korkma" diyor, "At kendini" diyor.
Upon hearing these words, the woman with total reliance on God Almighty jumps.  Bunun üzerine kadın, Cenâb-ı Hakk'ın teminatına kendini salıyor.
When those of you gather together and speak in this nature, it is as if I am in a way taking in oxygen.  Siz böyle bir araya gelince, böyle konuşunca, ben muvakkaten oksijen yudumluyor gibi oluyorum, hakikaten.
I escape from myself temporarily like this. Muvakkaten kendimden sıyrılıyorum, böyle.
By no means can I be you, but this way I become like you and relax; I feel one with you and feel peace, with God's permission and grace. Siz olamam da kat'iyyen fakat siz oluyor ve rahatlıyorum böyle; sizin içinizde kendimi hissediyor ve rahatlıyorum, Allah'ın izni-inayeti ile.
This matter is very important for the maintenance of our spiritual alertness; we must pay attention to this. Bu mesele, sürekli o metafizik gerilimi koruma adına çok önemli bir şey; buna dikkat etmek lazım.
Coming together like this brings about that synergy.  O bir araya gelme de esasen o sinerjiyi meydana getiriyor.
For example, sometimes what happens here is: Mesela, burada bazen şöyle oluyor:
A brother of ours is leading the Prayer, he falls weak to his emotions and bursts into tears, a synergy is formed, and the congregation also gets teary. Arkadaşlardan birisi namaz kıldırıyor orada, hislerine yenik düşüyor, bir ağlıyor, bir sinerji meydana getiriyor ki, saflarda ağlama meydana geliyor.
I've seen this happen elsewhere too; I've seen the youth in the mosques burst into tears, leading to the congregation as a whole losing their emotions. Ha, ben bunu değişik yerlerde de gördüm; o camilerde, o gençlerin, kalabalık gençlerin beş-on tanesinin orada hıçkırıklara boğulması karşısında, bütün cami hıçkırıkla inliyordu.
I believe that most of you are very wise. Zannediyorum çoklarınız herhalde muttalisiniz.
Consequently, coming together like this is a major facilitator for this synergy. Dolayısıyla bir de öyle bir sinerjiye sebebiyet verecek, o bir araya gelmeler.
We must also make sure to read when we are together, for example reading the Risale-i Nur (The Treatises of Light) when we are together is very important. Bir de bir araya geldiğimizde mutlaka kitap okuma mevzuuna yönelmek lazım; mesela Risaleleri okumak lazım bu mevzuda.
We must deliberate on resources that strengthen our spiritual power and fortify our hope. Bizim için hakikaten kuvve-i maneviyemizi takviye edecek, ümit gücümüzü güçlendirecek şeyleri müzakere etmek lazım.
Some of our friends have shown exemplary sacrifice in this regard, for example, it's as though they have gone to a whole new country, and with God's permission and grace, they have awakened a whole country. Bazı arkadaşlarımızın bu mevzuda fevkalade fedakârlıklarını anlatmak lazım; mesela, tek başına gitmiş, bir ülkeyi -Allah'ın izni ve inayeti ile- ayaklandırmış gibi bir şey oluyor.
All these... Bütün bunlar.
We are always in need of such refreshment. Her zaman böyle bir beslenmeye ihtiyacımız var.
For this reason, the Qur'an suggests even the following to the Respected Companions, 'O you who believe. Onun için Kur'an-ı Kerim, Sahabe-i kirama bile, "Ey iman edenler.
Believe in God and His Messenger' (An-Nisa, 4:136). Allah'a ve Rasûlü'ne iman edin" (Nisa, 4:136).
It says, 'Renew your faith once more.' "Hele bir kere daha imanınızı yenileyin" diyor.
Our master Bediüzzaman underlines the significance of this on one occasion: Üstadımız da bir yerde bunu serlevha yapıyor:
'Renew your faith by saying, 'There is no deity but God.' "İmanınızı 'Lâ ilâhe illâllah' ile yenileyiniz."
We need to renew our faith constantly; we need to keep our faith alive constantly by taking into account various factors, various arguments and various proofs.  Sürekli imanı yenilemeye ihtiyacımız var; değişik faktörleri, değişik argümanları, değişik delilleri değerlendirerek sürekli iman adına hep canlı kalmamız lazım.